
Festival filmlerinin bazı vazgeçilmezleri vardır. Bir kere festival filminde illa ki bir pipi, kuku, meme, popo shot kullanılmalıdır. Baktın hiçbiri yok, o zaman kesin bir kafa kesme, kaka yeme, kan-revan gölü, kıçından kafası çıkan adamlar consolidation prize olarak sunulmalıdır. Yine mi olmadı, o zaman kesin İskandinav dillerinde olmalıdır. Zaten seçim komitesi bu kriterleri yerine getirmeyen filmleri elerler. Bunların dışında en az 10 kişi salondan erken çıkmalıdır. Çünkü bu erken çıkanlar bilet yerine davetiye aldıklarında filmin bitmesini beklememeyi bir hak olarak görürler. 2 saat sevmediğin birşeyi sadece 10-15 lira verediğin için izleyen bir insansan başarılarının devamını dilerim. Son olarak da dünyanın en boktan filmlerinden bile çıkınca "aa hariikaaa valla acayip birşeydi, çok enteresandı bilmemkime gönderme vardı, bilmemneesk bir havadaydı" diye yorumlayan iyi niyetli insanlar. Bu esnada arada bir yediğin yiyeceğe, telefonuna, reklamlarda konuşmana "ayıca" tepki koyanlar bir belirir bir kaybolur. Seçemezsin karanlıktan. Böyle bir atmosferde izlenen filmlerden biri bu Metropia'ydı. Süper zekice isimlendirilmiş olduğundan (metro-distopya) yola çıkarak nasıl bir film olduğunu tahmin edebiliyor insan aslında. Avrupa'da heryerde ulaşımın metrolarla olduğu bir distopik ortam. İlla enteresan bir stil yakalayayım diye saçmalanmış koca kafalı aptal bir animasyon, casus rejoice şampuanlar ve onlarca senaryo açığı. Bence bu filmi yazıp yöneten İsveçli göçmen abi, filmi İsveççe'den İngilizce'ye çevirirken hikayenin yarısını çevirememiş, başkasına da çevirtmeye utanmış, derdini paylaşamamış, çözümü insanların kafalarını büyütmekte bulmuş. Kendisine gelecekteki manavcılık hayatında başarılar diliyorum, lobilerle nereye kadar diye soruyorum.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder