4 Aralık 2011 Pazar

THE BOOK OF REVELATION



Bu kadar kısa bir aradan sonra, yüzlerce boktan film izledikten sonra tekrar yazı yazmak bana nasıl bir haz veriyor gerçekten henüz tam olarak farkedebilmiş değilim. Bu yazıyı yazmamın sebebi hayatımda izlediğim en boktan filmlerde ilk üçü zorlayacak olan bu sevimli Avustralya filminin izini bulabilmem. 2006 yılında bu filmi film festivalinde, spordan yorgun argın bir şekilde gelmiş bir biçimde sonuna kadar izleyebilmemin sebebi tabii ki filme beraber gittiğim kızdı. Şu anda artık günümüzün tabiriyle "friend zone"un derinliklerinde olan arkadaşlığımız sayesinde bu filmde oynayan kadınlardan birinin Fringe adlı "pfffft" dizide oynadığını öğrendim dün ve bugün buradayım. Daha önce de bahsettiğim "uç film"lere olan merakım yüzünden yüzlerce kötü filme maruz kalmıştım. Ama sıkıcılık açısından sinemanın bu kadar "uç"a gidebleceğini hayal edemezdim. Erkek olarak doğmamdan dolayı zaten sevmediğim "bale" sanatı, filmin sürekli atladığından hiçbir şekilde izleyiciyi içine alamayan konusuyla müthiş bir ikili oluşturunca, benim yorgunluktan ağrıyan bacaklarım, aşırı sıcak bir Beyoğlu Fitaş Sineması, yanımdaki kıza doğru hamleyi bir türlü yapamamanın getirdiği hayal kırıklığı gibi yan öğeler daha bir etkili hale gelmişler ve bir daha sırf Avustralya'da çekilmiş diye bir film izlememem gerektiğini bana öğretmiştiler.

25 Ağustos 2010 Çarşamba

MASTERS OF THE UNIVERSE



İlk film izleme alışkanlığımı yanılmıyorsam ilkokulun ilk senelerinde, mahallemizin kaset kiralama merkezine annemle beraber beta kasette ve Türkçe dublajlı filmleri kiralayıp, Kristal Büfe'den hamburger alıp, o zamanların meşhur muz koltuklarında oturarak gerçekleştirirdim. Çocuklar genellikle izlediklerini yüzlerce kez daha izlemek ister. Benim de bu konuda pek farkım yoktu. Ayrıca VHS kasetlerin çokluğu, Beta'ların azlığıyla aynı orandaydı, bu da seçenekleri ciddi anlamda kısıtlıyordu. O zamanlar henüz Raksotek piyasaya dahil olmamıştı. Benim de böyle bir ortamda izediğim filmler, Total Recall, renkli Twillight Zone bölümlerinden seçmeler, Karate Kid ve bu sevgili Masters of the Universe idi. İlk önce filmin He-Man'le alakalı olduğunu anlamam için videocu amca tarafından bilgilendirilmem gerekmişti. Ben de isminin ne alaka olduğunu anlamamıştım. Neyse, bu filmi o zamanlar en az on kez izlemişimdir. Bayılıyordum. Sürekli yeni bir film bulma hevesiyle gittiğim videocuya, her zamanki gibi elim boş döneceğime bunu bir daha izleyeyim dediğim üç,dört filmden biri olurdu. Küçüklüğümün  güzel anılarında yer alırdı. Yıllar geçti, bu filmi Remzi Kitapevi'nin dvd raflarında gördüm. İçim kıpır kıpır bir şekilde filmi alıp hemen eve koşup, izlemeye başladım. Yarım saat dayandım. Direk fişini çektim. Bu kadar değişen neydi diye merak ediyorsanız eğer, o aradaki yıllarda "Star Wars" adında az bilinen bir seri izlemiştim. Ayrıca küçük bir detay daha gözüme çarpmıştı. Filmin çoğu dünyada geçiyordu! Lan Eternia'ya ne oldu? Bu filmin art design'ı, kostüm tasarımı Srat Wasr gibi, konusu kaba etim gibi, başrolünde pis Rus Ivan oynuyor, film hiçbirşeye benzemiyor.

17 Ağustos 2010 Salı

GET SMART'S BRUCE AND LLOYD OUT OF CONTROL



Hazır Get Smart demişken, böyle bir filmin varlığından haberdar mısınız? Adamlar çok tutacağını düşündükleri Get Smart'ın çok tutacağını düşündükleri Bruce ve Lloyd adlı iki hıyar gibi karakterlerinin maceralarının yer aldığı bir filmi de aradan çıkarmışlar. Bu fikir kimden çıkar çok merak ediyorum. Daha filmi çıkmadan spin-off'u çıkıyor. Dünyanın en yalan ikililerinden birini izlemek istiyorsanız buyrun. Masi Oka gibi "YATTTAAAAA!" derken ağzını yüzünü dağıtma isteğinin tavan yaptığı bir aktörün yanına "her filmde ezik karakter oynamazsa çatlayacak" hastalığından muzdarip Nate Torrence'i koyup meydanı boş bırakmışlar, dayanma limiti on dakika olan bu film ortaya çıkmış. Bunun gibi filmlere Güney eyaletlerdeki rednecklerin bile gülebileceklerine ihtimal vermiyorum.

DATE NIGHT



Amerika'da yayınlandığı günün ertesi günü indirip izlediğim dizi sayısı, yılda tırnak kesme sayımdan daha fazladır heralde. Birbirleriyle alakalı değil gibi gözükseler de içinde bulunduğum ruh halinin bir yansımasıdır. Bu dizileri beşe indirmeye çalışsaydım eğer The Office kesinlikle o beşten biri olurdu. Onbeşe indirseydim de 30 Rock içinde bulunurdu. Dikkatinizi çekerim, onbeşe indirmekten bahsediyorum! Tina Fey de, Steve Carell de bu dizilerle kitlelere sevdirdiler, değdirdiler. Steve Carell sinema aleminde kalburüstü işlere el attıysa da, Tina'nın şahsımca en büyük başarısı Aqua Teen Hunger Force Colon Movie Film For Teathers adlı çizgi dizi uyarlamasında bir burritoyu seslendirmesidir. Komik insanlar, seviyorum. Ancak zaten yapmışsın Get Smart gibi ayrı bir cortu. Çok da gerek yoktu buna. Senaryo, Recep İvedik kıvamında. Espriler, Recep İvedik kıvamında dahi değil. Filmin gidişatı o kadar dandik ki, insanı geriyor. Yönetmen Steve Martin'li Pink Panther serisini hayatımıza katan Shawn Levy. Bilmem anlatabiliyor muyum?

16 Ağustos 2010 Pazartesi

THE BRIDE OF FRANK



Bir dönem uçlardaki filmlere merak salmıştım. En vahşi, yok en şiddetli, en kanlı, en revanlı, en rahvanlı, en bir kıllı, püsürlü filmleri bulup izlerdim. Sinemanın sınırlarının nerelerde olduğunu görebilmek için çok mantıklı bir yöntemdi aslında. Bu filmle de o yollarda tanıştım. Bu filmi diğer gore/horror janrasından farklı yapan ise üç yaşında bir sapığın elinden çıkmış olması. Bu film başka hiçbir koşulda bu şekilde piyasaya sürülemezdi. The Bride of Frank'in başrolünde ne dediği anlaşılamayan, bu yüzden konuşmalarının üzerine altyazı konulan, seksen yaşında gösteren ancak otuz (bence) yaşında olan, feleğin elediği, yoğurduğu, üstüne yumurta'nın sarısını attığı, gerçek hayatta evsiz, ayyaş olan, dişsiz bir adamcağız oynuyor. Neredeyse bütün planlarda var. Bu planlarda yaptıklarına gelirsek, bir adamın penisini koparıp yemek, bir adamın sırf canı sıkıldı diye kafasını koparmak, ikiyüz kiloluk bir fahişenin gözünü çıkarıp o deliği seks ihtiyacını gidermek için kullanmak... Kameramız ise bugünlerin handycam'lerini bilenlerin eski, kasetli digital 8, high 8 handycam'leri de bildiklerini varsayıyorum. Bu film onlarla da değil, bildiğin VHS kasetle kayıt yapan omuz üstü shoulderycam'le 96'da çekilmiş. The Bride of Frank, bana göre filmlerde boktanlığın sıfır noktasıdır. Diğer filmler buna göre değerlendirilmelidir.

14 Ağustos 2010 Cumartesi

MR. NOBODY



Donnie Darko en iyi niyetle özetlendiğinde "arkadan" sinema izleyicisi olan dönemime denk geldiğinden dolayı overrate bahçelerinde büyüttüğüm, solarken dirilttiğim bir film olduğundan, zamanında Soutland Tales en merak ettiğim filmlerden biriydi. Cannes'daki performansı bile beni çok etkilememişti, gelmesini yıllarca heyecanla bekledikten sonra, Ifistanbul'da izlemeyip, internetten indirmiş, öyle izlemeye çalışmıştım. Üç saat süren kopuk bir filmdi. Çok fazla şeyden bahsetmeye çalışıyordu ancak hiçbirinden tam olarak bahsedemiyor, konudan konuya atlıyordu. Kafa karıştırıyordu ve çoğu kişi sevmiyordu. O dönem "tam benim seveceğim film" demiştim bu sebeplerden dolayı. Saygı duyulmalı gibi şeyler söylüyordum karşı çıkanlara. Sonra aradan bir yıl geçti, ben izlemediğimden utandığım Magnolia'yı ilk defa izledim. Ve Southland Tales'e karşı bütün düşüncelerim tamamen değişti. Magnolia kafa karıştırabilecek filmlerin aslında çok zor da olsa doğru kurgulanıp, bağlantıların doğru yapılabileceğini gösteren yegane filmdir. Adam açmasını da biliyor, kapamasını da. Böyle bir dönemden geçtiğim için benim bu filmlere karnım toktur. Mr. Nobody ise, Southland Tales'ın yaptığının aksine, hiçbir bok anlatmıyor, yalnızca "aaa ya böyle olsa idi, yok şöyle mi olsaydu" diye sorarak reklam filmi çekiyor. Ama yine de Southland Tales kadar kafa karıştırmayı başarıyor. Zor zanaat. Da ben yemem (bok ye). Şakşakçısı bol olur böyle filmlerin. Zamanında da oldu. Şimdi geçti üstünden epey bir süre. Büyük festivallerden eli boş dönünce de herkes unuttu. Bu döngüyü durduracak bir malkoçoğlu henüz evrimleşmedi. Evrimleşimce eminim yaşlı adam makyajının hala çok belli olduğunu bütün Hollywood'a gösterecektir.

METROPIA



Festival filmlerinin bazı vazgeçilmezleri vardır. Bir kere festival filminde illa ki bir pipi, kuku, meme, popo shot kullanılmalıdır. Baktın hiçbiri yok, o zaman kesin bir kafa kesme, kaka yeme, kan-revan gölü, kıçından kafası çıkan adamlar consolidation prize olarak sunulmalıdır. Yine mi olmadı, o zaman kesin İskandinav dillerinde olmalıdır. Zaten seçim komitesi bu kriterleri yerine getirmeyen filmleri elerler. Bunların dışında en az 10 kişi salondan erken çıkmalıdır. Çünkü bu erken çıkanlar bilet yerine davetiye aldıklarında filmin bitmesini beklememeyi bir hak olarak görürler. 2 saat sevmediğin birşeyi sadece 10-15 lira verediğin için izleyen bir insansan başarılarının devamını dilerim. Son olarak da dünyanın en boktan filmlerinden bile çıkınca "aa hariikaaa valla acayip birşeydi, çok enteresandı bilmemkime gönderme vardı, bilmemneesk bir havadaydı" diye yorumlayan iyi niyetli insanlar. Bu esnada arada bir yediğin yiyeceğe, telefonuna, reklamlarda konuşmana "ayıca" tepki koyanlar bir belirir bir kaybolur. Seçemezsin karanlıktan. Böyle bir atmosferde izlenen filmlerden biri bu Metropia'ydı. Süper zekice isimlendirilmiş olduğundan (metro-distopya) yola çıkarak nasıl bir film olduğunu tahmin edebiliyor insan aslında. Avrupa'da heryerde ulaşımın metrolarla olduğu bir distopik ortam. İlla enteresan bir stil yakalayayım diye saçmalanmış koca kafalı aptal bir animasyon, casus rejoice şampuanlar ve onlarca senaryo açığı. Bence bu filmi yazıp yöneten İsveçli göçmen abi, filmi İsveççe'den İngilizce'ye çevirirken hikayenin yarısını çevirememiş, başkasına da çevirtmeye utanmış, derdini paylaşamamış, çözümü insanların kafalarını büyütmekte bulmuş. Kendisine gelecekteki manavcılık hayatında başarılar diliyorum, lobilerle nereye kadar diye soruyorum.

GROWN UPS



Yaklaşık beş sene önce 40 Year old Virgin'le başlayıp, sonrasında işi sanayiye bağlayan Judd Apatow ve Aşiret'inin çıkardığı her filmi izledim. Hatta bazılarını iki-üç ve hatta yediyüz kere izledim. Çok sevdiğim filmleri oldu muhakkak, ama bu adamın özellikle Amarıkada neden bu kadar efsaneleştirildiğini anlayamıyordum. Bir Knocked Up olsun, bir I Love U, Man olsun, ne bileyim Forgettin Sarah Marshall olsun, Pineapple Express olsun kötü filmler değillerdi ama yine de klasik Hollywood formülü dediğim, "ortada başla, hafif bir düşüş yaşa, oradan tırman tırman epey bir tepeye çık, oradan hoop en dibe vur, sonra gaza gel, tekrar çık çık zirve yap ve filmi bitir" sistemi içinde filmlerdi. En son Get Him To The Greek'i izledim ve anlamsız şekilde kendimi iyi hissettiğimden gözümden yaşlar akıp, burnumdan ağzımdan sümüğüm çıkana kadar güldüm. İyiydi. Beş gün geçti, bu salak filmi izledim. Aradaki farkı anladım. Sanat yönetimi, sinematografi, fikir, uygulama, oyunculuk gibi aslına böyle filmler için çok üzerinde durulmayan işleri çok iyi yapıyor Apatow filmleri (genellikle). Grown Ups'da ise, birbirlerini tanımayan beş kişiyi sokaktan çevirip, tecavüz etmekle tehdit ederek kanka rolü yapmalarını isteyen İtalyan (Troll 2) bir film ekibinin maceralarını kamera arkası görüntüleri olarak dvd extralarına koyarlarsa o zaman işler değişebilir, ancak kamera önünde görülenler acayip zorlama. Bu kadar adam bu kadar mı kötü yönetilir, filmdeki her konu mu bu kadar önemsiz, sahte, unkomik olur. Ağlayarak çıktım filmden, moralim bozuldu, gittim sabah 11 seansından sonra bir puro yaktım, bira içtim. Sarhoş oldum,  The Expendables'a girdim. Onda da sızdım.

GERRY



Eğer bu yazıyı 2033 yılı civarında okuyorsanız, buzul çağı başladığından şu anda havanın nasıl olduğunun farkında olamayabilirsiniz. Gerçi büyük olasılıkla o seneye kadar blogspot mahkeme kararıyla kapatılmış olur ama (nasıl koydum lafı), eğer kapatılmadıysa sıcaklığı şöyle açıklayabilirim. Babanem, hayatında ilk defa, evde otururken vantilatör çalıştırıyor. Babanem 79 yaşında. İnsan yaşlandıkça fizyolojik olarak daha fazla üşümeye müsaittir. Babanem 79 yaz görmüş ve ilk 5-6 yazıyla son 2-3 yazı hariç hepsini hatırlıyor. Son yazlarını da ben hatırlıyorum. Vantilatör'e korkunç bir yaratık gibi bakan babanem, artık onu tek dostu, yoldaşı, Dallas Comegys'inin Henry Turner'ı olarak görüyor. Bu sıcaklarda yapılabilecek tek şey olduğun yerde minimum hareket= minimum ter denklemine inanmak. Böyle bir ortamda dvd rafımda yaklaşık beş senedir izlenmeden duran, beni kesen, bıçkın filmlerden biri olan Gerry'i izlemek geldi içimden. İyi bok yedim. İlk beş dakikası Nuri Bilge Ceylan filmlerini blockbuster yapacak güçte durağanlık yaşatırken şüplenmiştim. Beş senedir neden izlemediğimi hatırladım. Ama dayanmaya çalıştım. Bu filmin en güzel yanı, büyük küçük farketmez, tuvaletiniz geldiğinde filmi durdurmadan işinizi rahatlıkla görebilirsiniz. Ben hatta onun da üstüne Babanemle 20'den düşen renkli okey oynadım. Birşey kaçırmıyorsunuz. JRR Tolkien'den etkilendiği aşikar olan bu filmi özetlemek gerekirse... Birbirini Gerry'leyen (Baseball'daki biberleme terimi gibi) Matt ve Casey, 4 farklı mekan geziyorlar. 2002 yılında Man vs. Wild henüz başlamadığından yemek ve suyu nereden temin edebileceklerini bilemiyorlar. Biri geberiyor, diğeri gerryliyor. Bunu Windows 95 background pictures presentation eşliğinde iki saat civarı izliyorsunuz, ve sıcak kaldığı yerden devam ediyor.

TROLL 2



Balık yemeyen vejeteryanların en sevdiği filmlerden biri bu olsaydı eğer, dünyamız çok daha farklı olurdu. Bu filmin meşhur saçmalıkları olan, "Nilbog, ohh may gaaaaad, 80'lerin cuppa cuppa dansı, bitki yetiştirme üzerine ihtisas, doğal makyajla daha goblin görün, Troll mü, o ne?" gibi şeyleri bilmiyorsanız, girin bi zahmet Imdb'ye okuyun birşeyler. Bu film Utah'ta çekilmiş, yanılmıyorsam çekim ekibi İtalyan, oyuncular Mormon. İtalyan, Mormon. İtalyan.................Mormon. Çekim ekibinin toefl ortalamaları yaklaşık 80'miş. Tıpkı oyuncuların IQ seviyleri gibi (ouw!). Filmin bu kadar meşhur olmasının sebebi sanırım ormanlık bir ortamda goblinlerin insanları bitkiye dönüştürüp yemeleri. İnsanlar bean burger gibi iğrenç şeyler yiyerek gittikçe bitkiye dönüşüp, saksıya ekiliyordu. Ben de bir kere bean burger yemiştim. Keşke o günden sonra hiç Burger King'e uğramasaydım. Kesin daha az şişko olurdum. Taktıkları maskeler Dünyayı Kurtalan Express'teki peluş oyuncaklarla aynı fabrikadan çıkmış, yalnızca etiketlerini farklı basmışlar. Ana menüden önce, apetizör olarak, daha çok bilinen Sam Raimi'nin Ash'li filmlerinin en meşhuru olan "İnsana Çakan Dal" temalı Evil Dead'i izleyebilirsiniz. Gerçi ben o filmde dal işini bitirdikten sonra uyumuştum. Ama deneyin, bana da anlatmayın.